GÖÇ OLGUSU

 

GÖÇ OLGUSU VE ULUSLARARASI GÖÇ KURAMLARI

 

 

1. GÖÇ OLGUSUNUN TANIMI VE GÖÇ TÜRLERİ

 

            Göç hareketleri var oluştan bu yana toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel vs. nedenlerle yüzyıllardan bu yana var olan bir olgudur. Göç, bireylerin ya da grupların sembolik veya siyasal sınırların ötesine, yeni yerleşim alanlarına ve toplumlara doğru kalıcı hareketlerini içerir[2]. Kendi içinde göç etme biçimlerine göre iç göç, dış göç, zorunlu göç, isteğe bağlı göç vb. şekillerde ele alınmaktadır.

            İster kısa süreli, ister uzun süreli olsun yer değiştirme hareketleri çoğu kez aynı toplumsal sistem içinde “iç göç” biçiminde gerçekleşir. Bazen de kendine özgü koşulları nedeniyle toplumsal sistemler arasında “dış göç” biçiminde ortaya çıkarlar[3]. Dış göç, bir ülkeden diğerine yapılan genellikle ekonomik temelli olarak daha iyi yaşam ve güvenlik koşulları elde etmek amacıyla yapılan insan hareketleridir.

            Uluslararası göç literatüründe sıklıkla karşılaşılan göç nedenleri dört ana başlıkla değerlendirilebilir:

1)      Ülkelerarası farklı demografik özellikler,

2)      Kapitalizmin devresel krizleri,

3)      Bölgeler arası gelir farklılıkları,

4)      Küresel olarak yeniden yapılanmaya zorlanan ekonomiler,

Ekonomik nedenli göçlerin büyük bir bölümüne ev sahipliği yapan Avrupa ülkeleri gelecekte de nüfuslarının yaşlanması sorunu ile yüz yüzedir. Yaşlanan nüfusları ve büyüyen ekonomileri ile Avrupa ülkelerinin işgücü ihtiyacı, yüksek işsizlik oranlarına rağmen devam etmektedir[4].

Dolayısıyla azgelişmiş ülkelerde doğurganlık oranının yüksek olması ve ücretlerin düşük olmasın nedeniyle gelişmiş ülkelere doğru işgücü hareketleri yapılmaktadır. Son 20 yılda ekonomik krizler ve ekonomik durgunluk Avrupa ülkelerini olduğu kadar pek çok gelişmekte olan ülkeyi de etkilemiştir. Batılı refah devletleri sağladıkları yaşam standartlarında gerilemiş, zengin ekonomiler sundukları fırsatları açısından kısıtlamalara gitmiş, 17 milyon işsizi, yani toplam işgücünün %11’i, ile Avrupa Birliği içindeki ülkelerin tüm sosyal sınıfları bu krizden etkilenmişlerdir[5]. Yabancı yatırımların bölgeler arasındaki farklı dağılımı, göçmen işçileri çeken yeni alanların oluşmasına neden olmaktadır[6]. 1980’ler sonrası, hız kazanan, ülkelerin ekonomik ve politik yapılarında temel değişimleri zorunlu kılan küreselleşmenin gidişatı çeşitli  ülkelerden çok sayıda insanı doğdukları ülkelerden başka ülkelere yerleşmeye itmiştir[7].

            Bunun yanı sıra göç, zorunlu ve gönüllü olmak üzere de sınıflandırılır. Zorunlu göçte, bireyin karar verme durumu söz konusu olmazken gönüllü göçte birey veya aile çeşitli seçeneklerden biri veya bir kaçı üzerinde karar vermektedir[8].Gönüllülük, göç nedenleri, göç sürecinde yaşananlar, gidilen toplum hakkındaki bilgilerle birlikte düşünüldüğünde kolayca kullanılacak bir sıfat değildir. Zorunluluk da her durumu kapsayıcı değildir. Son yıllarda gazete sayfalarını kaplayan göçmenler ve göç hikayelerine bakıldığında, hangi göçün gönüllü yapıldığını, hangisinin zorunluluklardan kaynaklandığını söyleyebilmek güçleşmektedir[9]. Örneğin ölüm riskini göze alarak hava, kara ve deniz yoluyla yapılan kaçak yolculuklar gönüllü göç hareketlerine; çatışmalar, savaşlar doğal felaketler, küresel iklim sorunları ve çevre sorunları nedeniyle yapılan göçler de zorunlu göç hareketlerine girmektedir. Küresel ekonomik yapılanmaların arttırdığı işsizlerin, iş ve gelir imkanlarının bulunduğu bölgelere doğru kayması da zorunlu bir göç hareketidir. Bu yüzden gönüllü ve zorunlu göçün nedenleri ve süreçleri göç alan ve veren toplumlar açısından açıklayıcı ve kapsayıcı sınıflandırmalar değildir.

            Zorunlu ve gönüllü göçün belirlenmesinde itici ve çekici faktörlerin önemli rol oynadığı da bilinmektedir. İtme faktörü, insanların içinde yaşadıkları koşulların ya katlanılmaz olarak görülmesi ya da rahatsızlık vermesidir. Çekme faktörü ise içinde bulunmakla bir öncekine göre daha iyi koşullara ulaşılacağının göstergeleridir[10]. İtim faktörlerine olumsuz iş piyasası, olumsuz ekonomik çevre, eğitim ve sağlık olanaklarının yetersizliği, düşük ücret; toprağın parçalanması gibi durumlar örnek gösterilirken, çekim faktörlerine de yüksek ücret, bireyin varsaydığı yüksek yaşam standardı ve refah düzeyi, toplumsal güven ve huzur örnek gösterilebilir.

 

2. ULUSLARARASI GÖÇ KURAMLARI

 

            19. yüzyılın iç ve dış göç hareketlerini tek, kapsamlı bir kuramla açıklama çabalarından sonra 20. yüzyılın toplumbilimcileri farklı kavramlar, farklı varsayımlar ve farklı başvuru kalıpları kullanmak suretiyle çeşitli kuramsal modeller geliştirmeye başlamışlardı. Bu çalışmalar sonucunda üretilen kuramlar -birey, hanehalkı, ulusal ve uluslararası pazarlar- gibi farklı nedensellik süreçlerine ve farklı irdeleme düzeylerine dayandıkları için, bunları birbiri ile bağdaşmaz biçimde değerlendirmek yanlış olur. Örneğin birey bir yandan gelirini arttırmak isterken, öte yandan hanehalkının rizikosunu azaltmak isteyebilir. Bu kararların alınmasında hem ulusal hem de uluslararası piyasaların rolünün etkili olduğunu da kabul etmek mümkündür. Bununla beraber farklı kuramsal modeller için bu modeller arasındaki tutarlılığı saptayabilmek üzere her bir kuramın iç mantığını, varsayımlarını ve önermelerini anlamak zorunludur[11].

            Uluslararası göç hareketlerini açıklamaya çalışan kuramlar şunlardır: Dengeli Büyüme Modeli (Neo-Klasik Ekonominin Makro Kuramı), Modernleşme Ekolü (Neo-Klasik Ekonominin Mikro Kuramı), Yeni Ekonomi Kuramı, İkiye Bölünmüş Emek Piyasası Kuramı, Dünya Sistemleri Kuramı (Merkez-Çevre İlişkileri Kuramı), Marksist Kuram, İlişkiler Ağı Kuramı ve Kurumsal Kuram, Kümülatif Nedensellik, Göç Sistemleri Kuramlarıdır. Yapılan araştırma kapsamında İkiye Bölünmüş Emek Piyasası Kuramı, Merkez-Çevre İlişkileri Kuramı ve İlişkiler Ağı Kuramı ele alınacaktır.

 

          

2.1. İkiye Bölünmüş Emek Piyasası Kuramı

            Bu kuram, uluslararası göç hareketinin modern sanayi toplumlarının işgücü talebinden ileri geldiğini savunmaktadır. Bu teorik görüşün en hareketli savunucusu Michael J.Piore’ye göre, uluslararası göç gelişmiş ülkelerin ekonomik yapısının bir temel öğesi olan sürekli işgücü talebinden ileri gelmektedir. Piore’ye göre göç hareketleri, gönderen ülkenin yüksek işsizlik ya da düşük ücret gibi faktörlerden değil, kabul eden ülkelerin kaçınılmaz ve kronik düşük ücretli işgücü gereksiniminden ileri gelmektedir.

Piore’ye göre ileri derecede endüstrileşmiş toplum ve ekonomileri, dört temel özelliklerinden dolayı sürekli ucuz ve esnek işgücüne ihtiyaç duymaktadır.

Bu özelliklerden birincisi, yapısal enflasyondur. Ücretler sadece arz ve talebi değil, aynı zamanda ücretin karşılığında yapılacak işe bağlı olan statü ve itibarı da yansıtmaktadır. İşverenler mesleki hiyerarşisinin en alt kademesinde bulunan iş için vasıfsız eleman aradıkları zaman, bu işin karşılığında daha yüksek bir ücret saptayamazlar. Zira bu takdirde statüye bağlı olan hiyerarşinin tümü sarsılacaktır. Her kademe bir ücret zammı isteyecektir. Dolayısıyla tek çare, ücretleri düşük tutmaktır. Yerli işçiler bu çözüme sendika ve bağlı oldukları diğer kurumlar nedeniyle yanaşamayacakları için tek çözüm, dışarıdan düşük ücrete razı olacak olan işgücü ithal etmektir.

            Uluslararası göç hareketinin ikinci özelliği, çalışma güdülerinde yatmaktadır. İnsanlar sadece gelir sağlamak için değil, toplumsal itibarı arttırmak için de çalışırlar mesleki hiyerarşinin en alt basamağında yer alan işçiler de bu güdülenme isteğini taşımaktadırlar. Dolayısıyla yerli işçinin yükselme isteklerini yanıtlayabilmek için en alt basamakta statü ve itibar kaygısı olmaksızın sadece para biriktirmek isteyen bir işgücü bulundurmak, bu sorunu çözmektedir. Gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki yaşam standardı farkı, yabancı işçinin zanaatkarlığı ile açıklanmaktadır[12]. Göçmen işçinin geldiği ülkede kazandığı ücret, geldiği ülkeye kıyasla doyurucudur. Ayrıca göçmen işçi kendisini, kabul eden ülke toplumunun bir üyesi olarak görmemektedir. Tam tersine o, kendine sağladığı kazanç nedeniyle anayurtta statü ve itibar sahibi bir kişi olarak görmekte ve kendisini oraya bağlı saymaktadır. Dolayısıyla uluslararası göç hareketi aynı zamanda yerli işçi kesimine toplumsal hareketliliği, daha itibarlı kademelere yükselme imkanını sağlamaktadır.

            Uluslar arası göç sürecinin üçüncü özelliği, işgücü arzının bir bakıma sınırsız oluşunda yatmaktadır. Büyük çapta işgücü ithal eden ABD, Fransa ve Almanya bu konuda en aydınlatıcı örnekleri vermektedir. ABD başlangıçta yoğun biçimde Avrupa’dan işgücü ithal etti, Birinci Dünya Savaşı sırasında güneyli zencilerle Meksikalı işgücünü çekti, 1960’lardan sonra ise Latin Amerika ve Karayip işgücü kaynaklarına başvurdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Fransa en çok Polonya’dan işgücü kabul ediyordu. Savaş ve daha sonra Demir Perde bu kaynağı kurutunca Fransa, Kuzey Afrika, İtalya ve İspanya’ya yönlendi. İtalya ve İspanya’daki ekonomik gelişme 1960’larda bu kaynağı kurutunca Fransa bu kez Portekiz ve Yugoslavya’ya döndü. Batı Almanya’nın izlediği politika da benzer şekilde oluştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Doğu Avrupa’dan işgücü kabul eden Almanya daha sonraları Doğu Almanya’dan kaçanları kabul etti, duvarın örülmesinden sonra ise Türkiye ve Yugoslavya’ya yönlendi.

            Uluslararası göçün dördüncü özelliği, bu göç akımının tükenmezliğinde yatmaktadır. Avrupa Birliği ve ABD hükümetlerinin ısrarlı politikalarına rağmen illegal işgücü çoğu kez sığınmacı sıfatlarını da kullanarak sınırları zorlamaya çalışmakta, bu uğurda yaşamını kaybetmek dahil olmak üzere her türlü tehlikeyi göze almaktadır.

            Bu özellikler göz önünde bulundurulunca uluslar arası göç hareketini nasıl açıklayabiliriz? Bu konuda Piore en ilginç açıklamasını “ikiye bölünmüş işgücü piyasası” varsayımı ile sunmaktadır. Bu modele göre işgücü piyasası iki sektörden oluşmaktadır: Birinci sektördeki işler ağırlıklı olarak yerli işçiler tarafından işgal edilmektedir, göçmenler ise ikinci sektörde yoğunlaşmaktadır. Bu ayrım nereden ileri gelmektedir[13]?

            Bu konuda sermaye ile emek arasındaki farkı göz önünde bulundurmak gerekir. Sermaye, üretimin değişmez bir etkenidir. Talebin dalgalanması karşısında kullanılmayabilir, ancak tasfiye edilemez. Sermaye sahipleri her zaman işsizliğin masraflarını taşımak zorundadırlar. Emek ise değişken faktördür. Talep azalınca, işgücüne yol verilir. Sermaye sahipleri imkan buldukları ölçüde, sürekli talebi yatırım gerektiren alt yapı yatırımları ile, dalgalanan talebi ise işgücü ithali ile karşılamaya çalışırlar. Böyle sermaye-yoğun metotlar temel istekleri, emek-yoğun metotlar ise mevsimlik, dalgalı istekleri karşılamak üzere kullanılmaktadır. Bu ikilik (dualism) işgücünü ikiye bölmektedir.

            Sermaye-yoğun birinci sektördeki işçiler, en iyi donanım ve aletlere sahip vasıflı işlerde çalıştırılmaktadır. İşverenler bu işçileri eğitmek suretiyle onlara yatırım yapmaktadır. Yaptıkları işler karmaşıktır, yoğun bilgi, maharet ve deney gerektirmektedir. Bu işçiler, genelde sendika üyesi toplu sözleşmenin verdiği haklara sahiptirler. Bu haklardan doğan mükellefiyetler nedeni ile birinci sektördeki işçilere yol vermek pahalıya gelir: Onlar adeta sermayenin bir parçası haline gelmiş bulunuyorlar.

            Buna karşılık emek-yoğun ikinci sektördeki işçiler istikrarsız, vasıfsız işler yapmaktadırlar. Onların işine, işverene yeni bir külfet yüklenmeksizin her an son verilebilir[14]. Ekonomik bunalım dönemlerinde, işverenlerin yaptıkları ilk iş bordroları küçültmektir. Bunun sonucunda, işçiler içine düştükleri işsizliğin masraflarını kendileri taşımaktadır.

            İşgücü piyasasının bu ikili karakteri “bölünmüş işgücü piyasası” nı yaratmaktadır. İkinci sektörün egemen vasıfları düşük ücret, istikrarsız çalışma koşulları ve toplumsal hareketliliğin yokluğudur. Sektörün bu nitelikleri dolayısıyla yerli işçiler buradaki işlere iltifat etmektedir. Talebin artması durumunda işveren, göçmenlere başvurmaktadır.

            “Bölünmüş işgücü piyasası” kuramı, mikro ekonomi modellerinde ileri sürüldüğü gibi göç etmek isteyen kişilerin rasyonel yoldan oluşan, kendi çıkarlarını ön planda tutan kararları verdiğini inkar etmemektedir. Aksine birçok durumda, göçmen işçinin sağlayabildiği kazanç ve tasarrufların geride bırakılan aileye önemli bir destek sağladığını da kabul etmektedir. Ancak bu model, neoklasik ve yeni ekonomi modelinden çok farklı varsayımlara dayanmaktadır.

a.       Uluslar arası göç hareketi büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin işverenleri ya da onların adına hareket eden hükümetler tarafından açıklanan işgücü isteği ve istihdam kararına bağlı olarak oluşmaktadır.

b.      Göçmen işçi isteği ekonominin yapısal gereksinmelerinden ve ücret önerilerinden çok istihdam uygulamalarından ileri geldiği için, uluslar arası ücret farklılıkları işgücü akımının ne gerekli ne de yeterli bir koşuludur.

c.       Göçmen kabul eden ülkelerdeki yüksek düzeyli ücretler göçmen işçi sayısının azalması ile yükselmez. Ücretleri düşük düzeyde tutan faktör, toplumsal ve kurumsal mekanizmalardır.

d.      Göçmen işçilerin artması halinde düşük düzeyli ücretler daha da azalabilir, çünkü ücretlerin yükselmesini önleyen toplumsal ve kurumsal mekanizmalar ücret düşüklüğünü önleyememektedir.

e.       Hükümetler ücret ve istihdam alanında oluşacak küçük değişiklikler yolu ile uluslar arası göç hareketini etkileyemezler. Göçmenler çağdaş, endüstri-sonrası ekonomilerin yapısının asli bir öğesi sayılırlar. Göçmen alanındaki isteği değiştirmek, dünya ekonomisi yapısında temel değişiklikler gerektirmektedir. 

   

2.2. Merkez-Çevre İlişkileri Kuramı

            Kuramın geliştirdiği şemaya göre merkezdeki kapitalist ağlar, kapitalist olmayan toplumların çevre dokularına sızmaya başlayınca, çevredeki nüfus  göç etmeye başlar . Bu süreç, sömürgecilik olgusu ile çok yakından ilintilidir. Sömürgeci rejimler kolonyal devletlerin çıkarına hizmet etmek üzere vaktiyle sömürgelerin fakir bölgelerine girmişlerdir. Bugün de neo-kolonyal hükümetler ve çok uluslu şirketler dünya ekonomisi kapitalistlerinin üretmiş oldukları ulusal seçkinlerin iktidarını sürdürmelerine yardımcı olmaktadırlar.

            Dünya sistemleri kuramına göre uluslar arası göç, kapitalist gelişmenin neden olduğu kopma ve yer değiştirmelerinin doğal sonucudur. Kapitalist ekonomi Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’daki merkezlerden giderek daha geniş halkalar halinde yayıldıkça dünya nüfusunun giderek büyüyen kısmı dünya pazar ekonomisine dahil edilmektedir. Çevre bölgelerdeki toprak, hammadde ve emek dünya pazarlarının denetimi altına girdikçe göç akımları oluşmakta, bunların önemli bir kısmı dış ülkelere doğru yönelmektedir.

            Kapitalist çiftçiler küresel pazar ekonomisi ile rekabet edebilmek için çevre alanlarında üretimi tekdüze haline getirmekte, sanayi mamulü gübre ve tohum kullanmaya başlamaktadırlar. Geçime dayalı tarım ( subsistence agriculture) yerini nakit karşılığında üretilen mahsullere bırakınca, birçok tarım işçisi işsiz kalmaktadır. Böylece yerel tarımsal topluluklar da zayıflamaktadır[15].

            Küresel pazarlarda satışa çıkan hammaddelerin üretimi, ücretli emeğe dayalı sınai yöntemler gerektirmektedir. Bu süreç bölgeler arasındaki nüfus akışkanlığını, dolayısıyla göç etme hevesini de arttırmaktadır.

            Merkez kapitalist ülkelerdeki sanayi firmaları, gelişen ülkelerde montaja dayalı fabrikalar kurmaktadır. Bu yoldan yapılan üretim ihracata yöneliktir. Fabrika işçisine karşı olan talep, geleneksel üretim mekanizmalarını zayıflatmaktadır. Bu bölgelerde istenen emek çok defa kadın işgücüdür. İşgücünün daha çok kadınlar tarafından sağlanması ücretleri düşürmekte, yerel üretimleri istenmez bir hale sokmaktadır. Fabrikaların tercihan kadın işgücüne yönelmesi ayrıca erkeklerin iş bulma olasılığını zayıflatmaktadır. Sonuçta kökleri sarsılmış ve göç etmeye hazır bir nüfus kesimi ortaya çıkmaktadır.

            Çevre bölgelerde kapitalist ekonomiler tarafından yaratılan göçmenler, bu işgücünün gelişmiş ülkelere akmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda göçmen kitleleri büyük kentlerde odaklaşmaktadır. Küresel ekonominin yarattığı yabancı yatırımlar ise az sayıda küresel kentte yaşayan uzmanlar tarafından yönetilmektedir.

            Merkez devletlerin sermaye sahipleri malları sevk etmek, makineleri teslim etmek, hammaddeleri ihraç etmek, işletmelerin eşgüdümünü sağlamak için yatırım yaptıkları ülke ve bölgelerde ulaşım ve iletişim sistemleri kurmaktadırlar[16].

            Dünya sistemi kuramı, uluslar arası göçün giderek genişleyen küresel piyasanın siyasal ve ekonomik örgütlerini izlemekte olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüş sonucu altı varsayım ortaya çıkmaktadır:

a.       Gelişmiş dünyanın kapitalist piyasa sisteminin çevre ülkelerine girişi, uluslar arası göç akımını harekete geçiren doğal bir süreçtir.

b.      Uluslar arası işgücü akımı, uluslar arası mallarla sermayenin akımını izlemektedir, ancak ters yönde. Kapitalist yatırım, çevre ülkelerinde köklerinden kopmuş, göçe hazır bir nüfus yaratmakta, bunun sonucunda ulus ötesi hareketler doğmaktadır.

c.       Uluslar arası göç, özellikle geçmişte sömürgecilik yapmış olan devletlerle onların eski sömürgeleri arasında cereyan etmektedir. Sömürgecilik döneminde bu ülkelerle kurulan kültürel, idari ve finans, ulaşım ve iletişimi kapsayan bağlar bu süreci kolaylaştırmıştır. Böylece ortaya kendine özgü ulus-ötesi pazarlar ve kültürel sistemler çıkmaktadır[17].

d.      Uluslar arası göç, piyasa ekonomisinin küreselleşmesinden ileri geldiğine göre bu akımı frenlemenin bir yolu, hükümetlerin deniz aşırı yatırımları ile çok uluslu şirketlerin finans faaliyetlerini denetlemektir. Ancak uluslar arası ticaret anlaşmazlıklarını alevlendirecekleri, dünya çapında ekonomik bir gerilemeye yol açacakları, ayrıca çok uluslu şirketlerin siyasal nüfuzu nedeni ile durdurulmak isteneceklerinden, bu tür girişimlerin uygulama şansı çok zayıftır.

e.       Kapitalist ekonomiler kendi sınırlarının ötesinde yaptıkları yatırımları korumak için, gerektiğinde siyasal ve askeri müdahaleler yapmaktadırlar. Bu tür müdahaleler başarısızlığa uğradığında bu kez merkez ülkelere yönelen sığınmacı akımlarına yol açmaktadır. Bu gelişmede uluslar arası göçün bir diğer görünüşüdür.

f.       Uluslar arası göç, ülkeler arasındaki ücret ve istihdam koşullarından çok az etkilenmektedir. Bu akım küresel ekonominin yapısı ve dinamiklerini izlemektedir.

 

2.3. İlişkiler Ağı (Network) Kuramı

Göçmen ilişkiler ağı, geldikleri ülke ile yeni yerleştikleri ülkelerde eski göçmenler, yeni göçmenler ve göçmen olmayan kişiler arasında ortak köken, soydaşlık ve dostluk bağlarından oluşan kişiler arası bağlantılardır. Bu ilişkiler ağlarının varlığı, uluslar arası göçü özendiren öğelerdir. Bu tür bağlar insanların gereğinde yardım almak, iş bulmak konusunda başvurabilecekleri bir çeşit toplumsal sermayedir. Zaman içinde bu ilişki ağları göçmen gönderen ülkenin diğer katmanlarına da yayılmaktadır[18]. Yabancı bir ülkeye ilk kez giden göçmenler, özellikle illegal yollardan gitmeleri halinde, yardım alabilecekleri bir ilişkiler ağı olmadığından, yüksek meblağdaki masrafları göze almak zorundadırlar. Ancak onları izleyen her yeni göçmen soydaşlık ve dostluk esasına dayanarak destek görebileceği için, göç masrafları azalmaktadır. Böylece göç hareketi sınırsız bir şekilde sürdürülmektedir.

            Son zamanlarda bu konuyu kadın işgücü, hanehalkı ve toplumsal örüntülerle birlikte incelemiş olan Patricia R. Pessar toplumsal cinsiyeti görmezlikten gelen kuramların boşluklarını gidermek üzere özellikle ataerkil aile yapısı ve kadınların göçte oynadıkları rol üzerinde durmaktadır.

            Bu kuramın dayandığı varsayımlar şunlardır:

a.       Göçmen ilişkiler ağları, göç hareketini özendirmek suretiyle göç etmek isteğini sürekli yaygınlaştırmaktadır[19].

b.      Ücret farklılığı önemini kaybetmekte, çünkü göçmen ilişkiler ağları göçün yol açtığı masrafları ve içerdiği rizikoları azaltmaktadır.

c.       Göçmen ilişkiler ağları, kurumsallaştıkları ölçüde sosyoekonomik açıdan daha az seçici olmakta, gönderen ülke topluluğunu daha fazla temsil etmektedirler.

d.      Göçmen ilişkiler ağları, kurulduktan sonra, kabul eden ülkelerin hükümetleri bu akımı denetlemekte büyük zorluk çekmektedir. Benimsenen göç politikaları ne olursa olsun, göçmen örüntüler oluşmakta devam etmektedir.

e.       Göçmenlerle ailelerin birleşmesini hedefleyen politikalar göçmen ilişkiler ağlarını güçlendirmekte, zira belli bir ilişkiler ağına mensup olan üyelerinin aile bireylerine özel giriş hakkı tanımaktadırlar[20].

                       



[1] Avrupa’daki Türk Kadını: Almanya Örneği’nden Hareketle Avrupa’da Yaşayan Türk Kadın Göçmenlerin Konumuna Dair Bir Analiz (Ankara: Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu-Türkiye Araştırmalar Merkezi Vakfı,  2006).

[2] Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü (İkinci Basım, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 2005),s.685.

[3] Cengiz Şahin, “Yurtdışı Göçün Bireyin Psikolojik Sağlığı Üzerindeki Etkisine İlişkin Kuramsal İnceleme”, G.Ü.Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi. Cilt No:21, Sayı No:2 :57-67, (2001), s,59.

[4] Belkıs Kümbetoğlu, “Küresel Gidişat, Değişen Göçmenler ve Göçmenlik”, Uluslararası İlişkilerde Sınır Tanımayan Sorunlar. Der: A.Kaya, G. Göksu Özdoğan (Bağlam Yayınları, 2003, s.279).

[5] Kümbetoğlu, a.g.e., s.280.

[6] Kümbetoğlu, a.g.e., s.281.

[7] Kümbetoğlu, a.g.e., s.283.

[8] Vildan Akan, “Göç ve Gençlik”, II. Ulusal Sosyoloji Kongresi-Toplum ve Göç (Ankara: Sosyoloji Derneği Yayınları, No:5, 1997, s.557).

[9] Kümbetoğlu, a.g.e., s.274.

[10] Mustafa Gündüz & Nalan Yetim, “Terör ve Göç”, II. Ulusal Sosyoloji Kongresi-Toplum ve Göç (Ankara: Sosyoloji Derneği Yayınları, No:5, 1997, s.110).

[11] Nermin Abadan Unat, Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulusötesi Yurttaşlığa. (İkinci Basım, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006), s.21.

[12] Abadan-Unat, a.g.e., 2006, s.27.

[13]Aynı, s.28.

[14] Aynı, s.29.

[15] Aynı, s.31.

[16] Aynı, s.32.

[17] Aynı, s.33.

[18] Aynı, s.34.

[19] Aynı, s.35.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !